mehmetguclu2603 @ gmail.com

MİLLİ ŞUUR  “ÇANAKKALE”

            I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla İtilaf Devletleri olan İngiltere, Fransa ve bunların sömürgeleri Avusturalya ve Yeni Zelanda orduları ile Fransa’nın bazı Afrika sömürgeleri;  17 yıl savaştan başını kaldıramayan, yorgun, bitkin, bitap ve yılgın sözde “yatağında yatan hasta adam” ile savaşarak bu aziz vatanı çok kolay bir şekilde parçalayabileceklerini zannediyorlardı. Öncelikle Çanakkale geçilecek, İstanbul alınacak ve Osmanlı Devleti, İtilaf Devletleri arasında paylaşılacaktı.

 Bu cephede işgalciler, son teknoloji savaş silahlarına, araçlarına, savaş gemilerine, top ve tüfeklerine, sayıca üstün askerlerine güveniyorlardı. Ayrıca Osmanlı’nın savaş alanlarında art arda gelen başarısızlıkları İtilaf Devletlerinin iştahını kabartmıştı. Ancak düşman şu ayrıntıyı dikkate almayı hesaplayamamış, akıllarının uçlarından bile geçirememişlerdi. O da şuydu;

Türk milletinin vatan savunmasında tek vücut olacağı ve imanla yoğrulmuş o akıl almaz gücü!  Bu iman gücü değil miydi Seyit Onbaşı’ya 276 kiloluk mermiyi kaldırtıp savaş gemisini un ufak ettiren, bu iman gücü değil miydi metrekareye 6000 merminin düştüğü alana esaret zincirini boynuna takmamak için “Allah Allah” nidalarıyla şehadete koşturan? Görüldüğü üzere nicelik çoğu zaman önemli değildir; bazen önemli olan niteliktir. Düşman sayıca üstünmüş, son teknoloji silahları varmış... Hepsi hikâye! Türk milletinin gücünün karşısında birer teneke yığınından farkları kalmamıştı.

Çanakkale Zaferi, tarihte eşine çok zor rastlanan zaferlerden biridir. Bu zaferle milletimizin makûs tarihi değişmiş, bu zaferden alınan cesaret Kurtuluş Savaşı’na öncülük etmiştir. Bu zaferle İtilaf Devletleri Çanakkale’nin geçilmez olduğunu anlamışlardır. Çanakkale Destanı, Türk milletinin en zayıf döneminde dahi işgale ve sömürüye geçit vermediğini göstererek O’nu hiçbir gücün yok edemeyeceğini ispatlamıştır. Yine bu destan ile tarihin akışı tamamen değişmiştir.

Çanakkale, var olma ile yok olma mücadelesinin verildiği; imkânlarla imkânsızlıkların çarpıştığı yerdir. Çanakkale Türk milletinin sömürgeci güçlere boyun eğmediği yerdir. Çanakkale, bir daha dönmemek uğruna gidenlerin zaferidir. Çanakkale, teknoloji ve asker gücünün karşısında; imanın, inancın, azmin ve bunları aynı anda yaşayan Türk’ün zaferidir. Çanakkale, kınalı kuzuların şehadet şerbeti içmek için gözlerini dahi kırpmadan ateşe atıldıkları yerdir.

Bu eşi görülmemiş zafer bizler için sadece yılın belirli dönemlerinde hatırlanması gereken aziz bir hatıra olarak kalmamalı; bununla birlikte devletimizin ve milletimizin geleceği için çok büyük bir ilham kaynağı olmalıdır. Bundan dolayı Çanakkale Zaferi, yeni nesle bütün ayrıntılarıyla bizzat yerinde anlatılmalı ve yaşatılmadır. Türk milletini güçlü kılan, onu yenilmez yapan, zaferlerden zaferlere koşturan 2 beslenme kaynağı vardır. Bunlardan birincisi “inancı”, ikincisi ise şanla ve şerefle dolu olan “tarihidir”. Türk çocuğu, tarihinden ilham ve güç alarak bugüne kadar nice zorluklara göğüs germiştir, gerecektir de.

Çanakkale, birliğin, bütünlüğün, kardeşliğin yegâne adresidir. Çanakkale’de namus için, vatan için, hürriyet için, gelecek yarınlar için; Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i ne kadar insanımız var ise hepsi bu uğurda bir yumruk olup işgalcilerin tepesine binmişlerdir. İşte bundan dolayı, yani “BİR” olabilmek için, “BİZ” olabilmek için, “BÜTÜN” olabilmek için; Çanakkale ruhunu anlamaya, anlatmaya, yaşamaya ve yaşatmaya mecburuz, muhtacız.

Yazımı merhum şairimiz M. Akif Ersoy’un şu mısralarıyla bitirmek istiyorum.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i.

Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

“Gömelim gel seni tarihe” desem sığmazsın.

Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber,

Sana aguşunu (kucağını) açmış, duruyor peygamber.