mehmetguclu2603 @ gmail.com

TÜRKÇEM

Geçen hafta dilimizin özelliklerinden bilhassa da zenginliğinden, tarihsel derinliğinden, kolay öğrenim ve kullanımından söz etmiştik. Bu bağlamda saygı değer okuyucularımızın aklına şöyle bir soru gelebilir; “Mademki Türkçemiz bu kadar sade, anlaşılır ve öğrenmesi de bir o kadar kolay dil ise; yabancılar, niçin dilimizi konuşmakta ya da öğrenmekte zorluk çekmektedirler?” diye haklı olarak sorabilirler. Bu durumu şu şekilde açıklayabiliriz: Eğer dünyadaki herhangi bir çocuğa doğumundan itibaren anadili olarak Türkçe öğretilirse ve Türkçe eğitim aldırılırsa o çocuk diğer milletlerdeki emsallerine oranla daha erken dilini öğrenmekte ve konuşabilmektedir. Ancak yetişkin bir yabancı kişiden sonradan dilimizi bu kolaylıkla öğrenmesini beklemek maalesef olanaksızdır. O kişi Türkçeyi daha zor öğrenecektir. Çünkü kişi önceki yıllarda sondan eklemeli dillerden biriyle uğraşmamışsa ya da o dil ailesine aşina değilse kişiye yönelik öğrenim çok zor olacaktır.

            Buradaki zorluğun sebebi; Türk dilinin güçlüğünden değil, kişinin dilimiz yapısından uzak kalmasından kaynaklı olduğudur. Ayrıca bu duruma Türkçenin dilbilgisi yapısını da ekleyebiliriz. Örneğin bizde yapılan iş sonda söylenirken, batı dillerinde fiil ortalarda bulunmaktadır. Batı dillerinde yardımcı fiil varken dilimizde yardımcı fiiller yoktur. Yani çocuk anadili olarak ilk Türkçeyi öğrenirse konuşma kolay ve erken olmaktadır. Ancak sonradan –özellikle bizim dil ailesine mensup olmayan milletlerin fertleri- dilimizi öğrenmeyi arzu ederse oldukça zorlanacaktır. Bakın yapılan bir araştırma Türk çocuklarının 2-3 yaşları arasında, Alman çocuklarının 4-5 yaşları arasında, Arap çocuklarının ise 12 yaşlarında konuşmaya başladıklarını göstermektedir.

            Türkçe yazı türlerini, bazı yabancı dillere çevirmekte de zorluklar yaşanılmaktadır. Çünkü Türkçedeki bazı deyimlerin, atasözlerinin, argo kelimelerin, manevi kelimelerin karşılıklarını diğer dillerde bulmak oldukça zor, bazen de imkânsız olabilmektedir.  Örneğin Türkçe bir yazı türünde geçen “gönül, sine” gibi manevi kelimelerin karşılığı Batı dillerinde yoktur. Bu durum Türkçenin derin zenginliğini, yıllanmışlığını göstermektedir.

            Bir dönem bilindiği üzere Türkçemizde sadeleştirme yani “öz Türkçeleştirme” hareketleri yapılmış, o dönemde dilimiz bünyesinde barındırmış olduğu çoğu Arapça, Farsça kaynaklı yabancı kelimeler atılmıştır. Hâlbuki bu kelimelerin çoğu zamanla Türkçede kabul görmüş, hazmedilmişti. Neyse daha sonra bunların yerine yeni Türkçe kelimeler uydurulmaya çalışılmıştır. Ancak bu kelimelerin çoğu tutmamıştır. Bu yeni Türkçe kelimeler tutmadığı gibi bu sefer de dilimizden attığımız o Arapça, Farsça kelimelerin yerini çok hızlı bir şekilde Batı kökenli kelimeler almıştır. Bunlar bir dönem Fransızca, şimdilerde ise İngilizce sözcükler olmuştur.

“Devamı Haftaya”